18 Ağustos 2012 Cumartesi

Küçük aptalın büyük dünyası


".. Ama olsun, sonunda oldu. Anam şimdi dank etti; artık bir sevgilim var! Allahım lütfen bunu elimden kaçırmama izin verme, eski sevgililerimi karşıma çıkarma, bu çocuğun önüne güzel güzel kızları koyma, içimdeki kıskançlık denen canavarı yok et. Ve soğanlı yiyeceğim zaman içime bir ateş düşür, aklımı dürt. Bim bam bom çok şükür dostlar, Ayy bu şarkı tam bir abazan şarkısı. Kırk yıl sonra sevgili yapmış, bunun da utanmamış şarkısını bestelemiş. Eskiler gerçekten çılgın mıymış neymiş."

Yukarıdaki alıntı PuCCa'nın (bu arada niye büyüklü küçüklü bu teenage gibi?) Küçük Aptalın Büyük Dünyası'nda (KAPD diyeceğim bundan sonra - göz kırp -) sesli güldüğüm yerlerden biri. Zaten okuduğunuz kitap sizi böyle defalarca güldürebiliyorsa kötü olması pek olası değil. Bu arada KAPD sadece makara kukaradan ibaret de değil. Sayesinde on küsür yıldır - anonim de olsa - parçası olduğum internet yazını camiasından böyle bir yazar çıkmasına sevindim, PuCCa'nın umursamaz ve keskin dürüstlüğüne maruz kaldım, kitaptaki karakterin (kısaca PuCCa'nın) belli yönlerine fitil oldum ve Türk kızlarına ilişkin ufak aydınlanmalar yaşadım diyebilirim.

Kadınların davranış biçimlerine karşı özel bir merakım var. Tabi her sıradan adam gibi, onlarla bir/birkaç defa (one night stand, takılmak vs.) veya sürekli (uzun ilişki, evlilik vs.) sevişebilmek için öğrendiklerim mevcut. Bu veriler daha çok kadın-erkek ilişkisi dinamiklerine dair (Ör: Çiçek genellikle iyidir, sık ilgi gösterip arada çekilmek gerekir). Bunun yanında ilkel erkek isteklerime pratik faydası daha az olan kadın davranışları da ilgimi çekiyor. Nano-saniyelik süzmeleriyle birbirlerine tankerle negatif enerji aktarabilmeleri, birbirlerine ettikleri iltifatların bazılarının (çoğunun mu yoksa?) altında gezinen çekememezlik, kadın, erkek, çocuk veya ev hayvanı fark etmeden hisleri karmaşık ve kapsayıcı bir duygusal anlayışla kavrayabilmeleri veya muhtaç olana birdenbire karşılıksız ve yoğun şefkat gösterebilmeleri gibi.

İnsanları (özellikle kadınları) anladığımı iddia edemem. Bu konuda bazı denemelerde bulunuyorum diyebilirim. Fakat iddia edeceğim husus şu: karşı cinsi biraz anlayabilmeniz için karşı cinsten yakın bir arkadaşa ihtiyacınız var. Girip çıktığınız ilişki sayısı daha az önemli, keza öyle ya da böyle büründüğünüz sevgili maskesi/rolü karşıya aktardıklarınızı farklılaştırıyor. Durum böyleyken PuCCa yakın kız arkadaşlarımızın bile sızdırmayacağı detaylar paylaşıyor bizimle. Bu nedenle kapağına ve özetine bakıp "kız kitabı la o" diye KAPD'yi bir kenara iten hemcinslerim, bizim kızlara dair merakınız sönmemiş ise, gaflet ve dalalet içerisindesiniz.

Dediğim gibi KAPD'nin sunduğu sadece eğlence değil. Karakter derinliği ve dramayı bu kitabın güçlü noktaları arasında sayamayız tabi. Fakat bunu daha çok yazarın tercihine bağlıyorum. Zira "Anneanne" bölümü (29. baskıda sf. 236-240 arası) Elif Şafak'ın Baba ve Piç'indeki güçlü kadın akrabaların anlatımlarındaki etkileyiciliğe sahip. Ayrıca üvey babasından gördüğü şiddet ve tacizi anlatımı yeterince güçlü. Antrparantez, cinsiyetçi/ayrımcı bir tavır olduğunun farkındayım ama kadın ve çocuklara yapılan kötü muamele beni özellikle sinirlendiriyor. Kendimi şiddet yanlısı olarak tanımlamam. Bununla beraber ağzı yüzü morarmış bir kadın gördüğümde bunun nedeni olan adamı (bizde genellikle müsebbip adamdır ve şiddet sebepsizdir) inşaat küreğiyle menemen edesim geliyor. Tabi not edilsin, bu tavrı bir ceza hukuku politikası olarak önermiyorum.

PuCCa'nın açık ve dürüst olması, karakterin sevimsiz yönlerinin daha net ortaya çıkmasına da neden oluyor. Bunlar yüksek libidosu (sabahları hariç), içip dağıtması (sevgilisi olup da aldatılmak dışında) ve adamlar olsun iş olsun istediğinde tuttuğunu koparması değil, bunlar hoşuma giden kısımlar. Sevgilisinden dayak yediği bir ilişkiyi normalleştirmesi beni en rahatsız eden yönü. Ek örnek vermek gerekirse, sevgili bulunca arkadaşlarından izole olması, ilişkisi olmadan tek başına dengesini kaybetmesi ve "yirmi sekiz yaşında herifin kankası mı olur" tarzı demeçleri itici noktalarından bazıları.

Sonuç olarak, Fante, Bukowski gibi yazarların hayat boyu ekmek yedikleri kendini anlatma ekolü ile PuCCa'nın ne kadar devamlılık sağlayabileceğini göreceğiz. Yakın zamanda ikinci bir kitabı çıkmış mesela. Bununla beraber KAPD ile radarıma girdi, şahsen yetenek pırıltıları gördüm. Menajerlik sistemi Türkiye'de ABD'deki gibi düzgün işlese ve ben de bu işi becerebilsem hemen müşterim yapmaya çalışırdım. Bu aralar fazla Californication/Entourage izliyor da olabilirim, bilemedim şimdi.

 

9 Ağustos 2012 Perşembe

Sevimli şeylere tüfekle ateş etmek


Hemingway klasiklere ilişkin saygımı baki tutan yazarlardan biri. Özellikle Çanlar Kimin için Çalıyor kitabı büyük bir şaheserdir. Bana kalsa lise ve dengi okullarda El Sordo'nun öldürüldüğü bölümü Metallica - For Whom the Bell Tolls eşliğinde tekrar tekrar okuturum.

Av merakı da Hemingway'in belirleyici yanlarından. Öyle belirleyici ki adam av tüfeğiyle öldü mesela. Bununla beraber kendisinin av üzerine yazdığı kitapları bir türlü sevemedim. Son olarak Afrika'nın Yeşil Tepeleri isimli kısa ve kötü kitabını yarıda bırakmam şaşırtıcı olmasa gerek. Kovaladıkları gergedanların renginin neden kırmızı olduğu, karısının aslanı nasıl ustalıkla vurduğu, kurşunlarla karnı parçalanan bir sırtlanın şaşırıp nasıl dökülen bağırsaklarını yediği pek ilgimi çekmedi. Belki de okuduğum çeviri kötüdür bilemiyorum.

Bununla birlikte avlanmak üzerine biraz okuyup düşündüğüm bir konu. Evet, tahmin ettiğiniz üzere kitabı yarım bırakmam bu konuda üfürmemi engellemeyecek.

Davranışları ahlaki yönden tanımlarken kolayına kaçarak erdemli hissetme yaygın bir alışkanlık. Avlanmak da bu tip tutarsız ve iki yüzlü yaklaşımlardan nasibini alıyor. Başlarken kayda geçmesi için söyleyeyim, nesli tükenmekte olan hayvanların avlanması, av mevsimi dışında avlanıp yavru ve hamile hayvanların öldürülmesi, av adı altında hayvanlara işkence edilmesi ve hemen her türlü kural dışı avlanma tabi ki aşağılık ve yanlış eylemler. Bununla beraber sadece öldürülüp parçalanmak üzere, çoğu zaman kötü koşullarda kitleler halinde yetiştirilen hayvanları afiyetle yemek (misal big mac menu yemek) sorun olmazken, avlanıp avını yemek vahşice ve barbarca oluveriyor. Ayrıca, hayvanlara işkence edilerek üretilen bir çok kozmetik ürünün "ay avlanmak iğreennç" demeçleri veren kızlarımızın ağızlarını yüzlerini süslemesini ve içinde bulunduğumuz endüstriyel yaşamın/tüketimin ortadan kaldırdığı hayvan türlerini de bir köşeye not edelim.

Şiddet sistemli hale gelip kişiselleştirmemiz zorlaştıkça normalleşiyor. Avlanmak en azından et yemek için yapmamız gerekenin, yani öldürmenin, ne olduğunu unutturmaz insana. Öyle kolay yabancılaşamazsın.

Hayvanlar arasında sevimliliklerine ve insana yakınlıklarına göre ayrım yapılması da başka bir mesele. Genel kanıya göre sevimli hayvanları öldürmek (misal fok, tavşan) daha affedilmez bir suçken daha sevimsiz ve uzak hayvanlar pek problem olmuyor. Yanılıyorsam düzeltin ama şu ana kadar birkaç aktivist dışında pek kimsenin "zavallı timsahları kurtarın, çanta yapılmasınlar :(((" gibi linkleri Facebook'da paylaştıklarını görmedim. Ayrıca oltayla balık avlamaya giden kişilere de birazdan bir sürü hayvanı öldürecek muamelesi yapılmıyor sanki.

Antrparantez belirtmek gerekirse yaygın hayvan severlik anlayışıyla da bir miktar problemim var. Üstten bakan/kibirli bir tavır gibi geliyor bana. Bir sürü kişi bu hayvan severliği vos vos sevenler kulübü gibi bir yaklaşıma oturtmuş durumda. Şahsen insanlara veya hayvanlara (gerçi insanlar da primat olduğuna göre genel olarak hayvanlara diyebilirim) olumlu yaklaşsam da hepsini sevmeyebilirim. Ayrı ayrı, bireysel olarak anlam teşkil ediyorlar benim için. Misal uzun zamandır görüşemediğim bir arkadaşımın kedisini (beraber yaşadığı kedi daha doğru bir kullanım olabilir) belki arkadaşımdan fazla özlerken, her tanıştığım hayvandan çok hoşlanmayabiliyorum.

Konumuza dönüp bağlarsak, kendi adıma insan olmanın ayrıcalıklarına sahip olmasam (aka. hayvan olsam), toplu kesimhanelerde veya hayvanat bahçesi isimli ifşa hapishanelerinde yaşamak yerine vahşi doğada takılıp ok, mızrak veya kurşunla avlanarak öldürülmeyi tercih ederdim. Kolay bir av olacağımı taahhüt etmiyorum ama onu da belirteyim.

 

17 Temmuz 2012 Salı

Gazap var, yer misin?


Sürüklenmek üzerine yazılmış en iyi paragraflar Gazap Üzümleri'nde yazılmış olabilir. Steinbeck, Oklahoma'dan California'ya göç edip hayatta kalmaya çalışan Joad ailesinin hikayesini anlatırken ara ara diğer insanların gözünden zamanın ruhunu anlatan bölümler kullanıyor. En etkileyici sürüklenme tasvirleri de ana hikayede değil, bu ufak kısımlarda. Yerlerini değiştirmek zorunda kalan insanlar haraç mezat götüremeyecekleri eşyaları satıyor. On yıllardır beraber yaşadıkları, alıştıkları şeyleri. Nasıl yeniden başlamamız umulabilir ki diye sorup, belki çocuklar yeniden başlayabilir ama biz bu kırmızı toprakken, sel ve kuraklık yıllarıyken, hurdacıya sattığımız asap bozukluğuyken yeniden başlayamayız diye söyleniyorlar.

Anladığınız üzere bu sürüklenme ve bırakıp gitmeler bizim küçük burjuva-bohem ahalinin özlemle andığı İspanya'da veya Tibet'de kendini bulma (bir kişi de Tokat'da kendini bulsa) ya da Hindistan'da inziva hayallerinden değil pek. Buradaki insanlar bildiğin s.ke s.ke gidiyor. Seyahat ederek veya birkaç ay farklı yerlerde yaşayarak iflah olabilirsiniz veya olamazsınız, bundan bahsetmiyorum. Ancak dağ tepelerine gittiğinizde, beraberinizde götürdüğünüzden farklı huzur bulmak mümkün mü dinlemek isterim. Neyse, burada unutmamamız gereken yaşadıkları yerleri bırakanların çoğunlukla bunu pembe-ebruli gizemlere ve maceraya yer olmadan hayatta kalmak için yaptıkları.

Bu bağlamda Gazap Üzümleri'nde California'ya göç etmek zorunda kalmış Okie'ler (California'ya göç edenler için kullanılan kro, maraba gibi bir deyim) ile Çukurova'ya doğudan çalışmaya gelen mevsimlik işçiler arasında pek bir fark yok. Doğa da, insanlar da dostane değil. Apartman dairenizde izlerken duygusallaştığınız yağmur, çocuklarınızla yaşamaya çalıştığınız çadırı kalınmaz hale getirdiğinde pek büyülü olmayabilir. Ayrıca kitleler halinde ve aç olarak geldiğiniz coğrafyanın yerel halkı da sizi bağrına basmayacaktır, kafanıza basmazlarsa mutlu olmak gerek.

Steinbeck'in bize hatırlattığı başka bir konu da o yıllardan beri değişmeyen kapitalist bakış açısı. Patronun seni ne kadar az paraya ne kadar fazla/iyi kullanırsa (aka. sömürürse) o kadar kar elde edecektir. Sen ise yaptığın işin karşılığı ne kadar para/fayda alabilirsen o kadar iyi durumdasın. Basit. Zaten farklı mazeretlerle hep daha iyisini isteyecek ve işyerin/patronun hakkında şikayet edeceksin. Tabi senin mutluluğun işveren açısından önemli. Zira yapılan işin kalitesi, getirisi ve insan kaynaklarının gücü senin mutluluğun tarafından etkilenebilir. Yedek parça sıkıntısı olabilecek bir traktör kadar önemli ve özelsin.

İnsan kaynakları terimi bile hümanizmayı en üst değer kabul eden birinin midesini bulandırabilir. Şahsen beni biraz rahatsız ediyor. Bahsettiğim, insan, bakır, petrol veya metan gazı kullanmayı eşdeğer gören bir makina.

Şimdi meşalelerinizi alıp dünyayı değiştirmek için mücadele edin de demiyorum. Ben bunları yazarken orayı burayı işgal ederek bahsettiğim değişimi sağlayabileceğini düşünenler mevcut. Onlara katılabilirsiniz. Ya da sistemle barışık biçimde tepeye tırmanıp yapabildiğiniz kadar kişiyi becermeye uğraşabilirsiniz. Açıkçası bunlar çok önemli değil.

Bana göre hatırda tutmak gereken yakanız beyaz olsa da giydiğiniz çok iyi takımların, çalıştığınız uzun plazaların ve etrafınızdaki güzel ve bakımlı insanların hiçbir b.ka yaramadığı. Gazap Üzümleri'ndeki şeftali toplayıcılarından farklı değilsiniz. Bu arada ben de değilim.

Aynı tip şirketler/patronlar tarafından yerimize daha uygun, daha iyi birisi bulunduğu an - rasyonel olarak - değiştirilmemiz gerekir. Muhasebe defterlerinde bir satırın bir değişkeniyiz. İş ve siyasette sadakat, vefa veya aile gibi kavramların yalnızca sözcükleri ile karşılaşmamız olası. Tabi sadakat vefa vs. şirketlerce/diğer organizasyonlarca beklenen değerler. Ne de olsa bizi onlar var etti.

Bahsettiklerim iş ve iktidara ilişkin gül bahçesi bekleyenlere sert gelmiş olabilir. Ne yazık ki kendini ve sınıfını bilmekten başka bir şey söylemiyorum.

Parçası olmam değiştirmeye de uğraşmam, sistemin dışında kalırım diyen zevata ise ne ölçüde kendilerini kandırdıklarını tekrar kontrol etmelerini öneririm. Baba parasına, devlet/AB desteğine veya sistemce desteklenen NGO'lara sırt dayayarak ne derece dışarıdan bakılabiliyor, merak içerisindeyim.

Patron olmaya ilişkin çivili varillerden de sonra bahsetmeyi düşünüyorum. Şimdilik biraz rahatsız edebildiysem ne mutlu bana, esenlikler.

8 Temmuz 2012 Pazar

Erken Kaybedenler


"Belki ufaklığa bu kadar zalim davranmasak bizden büyükler de bize zalim davranmazlar, diye düşündüm. Bir yerden başlamak lazımdı işte merhamet etmeye. Ama merhamet etmek için de bir sürü zırvalığa katlanabilme gücü lazım."

Yukarıdaki paragraf kapitalizmi acımasızlıkla harmanlamış bir şirket yöneticisi veya yıllanmış bir bürokratın aklından geçmiyor. Bunlar 8 yaşlarında bir oğlan çocuğunun düşünceleri. Emrah Serbes'in (bilmeyenler için Behzat Ç. romanlarının da yazarı olur) Erken Kaybedenler'inde hikayesi anlatılanlardan biri Osman. Merhamet edilecek kişi de o sırada kumda beraber oynadığı (ve muhtemelen hoşlandığı) kızın ufak kardeşi.

Sert erkek Osman sonradan oyuncak kamyonunu ufaklığa hediye ederek (ve böylece başına bela alarak) yumuşak yüzünü gösteriveriyor. Zaten Erken Kaybedenler'in güzel yönü erkek çocuk ve ergenlerinin eş zamanlı olarak nasıl masum, acımasız, korkak, duygusal, bencil, yalancı ve/veya fedakar olabileceğini anlatabilmesi.

Kız çocukları genel olarak kitabın ve bu yazının konusu dışında. Bunun nedeni oğlanlara kıyasen kar tanemsi melekler olmalarından kaynaklanmıyor. Keza çok daha sevimli, manuplatif ve iyi yalancılar olabildikleri (ve önemli bir kısmının bu özelliklerini büyüyünce de koruyabildikleri) aşikar. Benim konu dışı bırakma nedenim kız çocuk ve ergenlerini erkekler kadar tanımamam. Geçmişte sadece erkek çocuk ve ergen olarak görev yapabildim. Emrah Serbes'in de benzer nedenleri olabilir, bilemiyorum.

Kitapta işlenmiş olan bu karanlık yıllara ilişkin dikkatimi çeken konular şöyle; yaşıtımız veya bizden büyük dişilerle ilişkilerimiz (daha doğrusu iletişemeyişlerimiz), bizi sevip sevmediklerini anlayamadığımız ve bize her daim eziyet eden mahalle/apartman abileri (2 yaş büyük olanı bile hulk gibi gelirdi o zamanlarda) ve evlerin feodal - ataerkil babaları tarafından bireyden çok sevilen bir eşya gibi davranıldığımız durumlar.

Beni özellikle düşündüren acıklı mevzu ise Türkiye'de ergenlik hizmetini tamamlamış erkek çocukların karşı cins ve cinsellikle olan imtihanları. Sık sık otuz bir çekmekten başka pek bir işe yaramayan sonsuz bir libidal enerji ile dolu bu yıllarda güzel erişkin kadınlar bize göre mitolojik varlıklardı. Ayıp, utangaçlık, asabiyet ve çıplak kadın resimleri arasında kendi akranlarımızla bile doğru düzgün konuşamazken dünya dışı bu canlıları hiç anlayamazdık. Aslında düzeltmek gerekir, kendi cinselliğimiz ve kendi yaşımızdaki kızlar hakkında da hiçbir fikrimiz yoktu. Sadece bizim yaştaki "hatunlar" bizle ortak bir çocukluk/yarı-şapşallık taşıdıkları için daha az tehditkar geliyorlardı, o kadar.

Bahsettiğim cehalet, bilmezlik ve sıkışmışlık hali yoğun aşık olmaları desteklerdi tabi. Yıllarca ve platonik sürebilen bu ruh hallerine yetişkinken ulaşabileni nadir gördüm. Bunların çocukça ve geçici hevesler olduğunu söyleyenlerle sert münakaşa ederim. Şimdi adını hatırlayamadığım bir yazar "en gerçek aşk ergenlerin aşkıdır" buyurmuştu, yabana atmayınız.

Erken Kaybedenleri kitaba ilişkin ana olumsuz eleştirim ile bitireceğim. Buradaki hikayelerin karakterleri olan 8-17 yaş arasındaki çocuklarının bakış açıları yer yer yetişkin bir adamın eskimişliğini yansıtıyor. Yine yakın zamanlarda okuduğum Extremely Loud & Incredibly Close'daki velet de çok bilmişti fakat ona dahi diyip olayı toparlıyorlardı biraz. Erken Kaybedenler'deki çocuklar bildiğin senin benim gibi sümüklü mahalle bebeleri. Girişteki alıntıya benzer bir mantık yürütebilmeleri makul ama arada baş gösteren varoluşsal Bukowski tepkileri yakışmayabiliyor.

Her şeye rağmen sürükleyici ve özgün bir kitap, Migros raflarında gördüğümüz çok satanlara tur bindirir, deneyin.

24 Haziran 2012 Pazar

Masumiyet öyle kolay değil


"Ayva rendesinin, az önce Füsunların mutfağında duran bir eşyanın şimdi Trabzonlu - olduğunu sanıyorum - ve iyi niyetli bir astsubayın elinde oluşunu yadırgıyordum, ama daha derindeydi mesele, bu dünyada yaşamak ve insan olmakla ilgiliydi"

80 darbesi sonrası sizi durduran asker grubundaki astsubayın elinde, ölümüne aşık olduğunuz ve yıllardır sürekli oturmaya gittiğiniz başkasıyla evli kızdan aşırdığınız ayva rendesini izlemek.

Sonrasında astsubayın "Arkadaşım bu nedir?" sorusuna durumu anlatacak tek kelime edememek. Suçlu çocuklar gibi susmak ve şoförünüzün araya girip ayva rendesine ayva rendesi diyerek durumu kurtarabilmesi.

Bir an olsun Masumiyet Müzesi'nin esas oğlanı Kemal gibi görmek için kısaca bu adımlar izlenebilir. Kendi adıma kitap sırasında sık sık Kemal gibi hissettim. Sağlam bir içe dönüş, yabancılaşma ve takıntı karmaşası içerisinde oldukça mutlu olabilen ilginç bir adam. Onun vasıtasıyla Orhan Pamuk aşk, başarı, mutluluk ve masumiyet üzerine hoş bir biçimde kafamı bulandırdı.

Aşk özellikle tehlikeli bir konu. Bir kere hakkında konuşurken çiğe kaçma olasılığı çok yüksek. Ayrıca, yeterince yüceltmez veya herhangi bir konu gibi incelerseniz hemen duygusuz/anlamaz olarak fişlenebilirsiniz. Bir de hepimiz mutlaka en anlamlı halini yaşamışızdır. Kişisel tecrübemize göre tek taraflı, çift taraflı, ikili üçlü, inişli çıkışlı, tekdüze, istikrarlı, karşılıklı veya platonik hali en iyidir.

Bunlardan dolayı 80 darbesi sonrası Kenan Evren benzeri bir dokunulmazlığı vardır aşkın. Takıntılı halleri de bundan nasibini alır.

Nefreti için ölüp öldürenler ile hastalıklı aşkları nedeniyle Karagümrük’ü veya Truva'yı yakıp savaşlar başlatanların aynı kefeye konulduğunu pek görmedim. İkinci grup asgari de olsa bir sempatiye maruz kalır.

Şahsen aşkın harika olabileceği fikrindeyim. Sevgiliniz etrafının farkında olmadan keyif aldığı basit bir şeyi yaparken (kıyafet denerken mesela) onu izlemek veya aşık olduğunuz kişiyle çok eğlendiğiniz bir gecenin sonunda süresiz sevişmek hayatı yaşamaya değer kılar.

Bununla beraber bir çoğumuzun yaşadığı kıskançlık, başkasına tercih edilmek nedeniyle ego zedelenmesi veya basit elde etme isteği buhranlarını aşk olarak adlandırıp kutsallık beklemek yersiz.

Acılar çekerek duvara bakıyor olmanız gerçekten (veya sadece) aşık olduğunuz anlamına gelmeyebilir.

Her şeye rağmen esas oğlan Kemal'in aşkının oldukça gerçek olduğunu düşünüyorum. Takıntılı ve manyak olması bunu değiştirmiyor. Bununla beraber kitap boyunca çektiği azabın kendi hayatını diğerlerininkinden daha derin ve anlamlı hale getirdiğini hissedip bundan ayrı bir zevk alması da var.

Sonuç olarak şartlar dahilinde aşkını/hayatını kendi kurallarına göre yaşayarak başarılı bir hayat sürüyor.

Ancak Kemal masum falan değil. Naif, obsesif ve çocuksu olmak masumiyet anlamına gelmiyor. Kendi nişanı sırasında hem sevgilisi Füsuna hem nişanlısı Sibele sahip olacağı bir hayat hayal eden bu adam, Füsundan net bir tekme yemesiyle ne durumda olduğunu anlıyor.

Sonrasında ise, 70'ler (ve 80'ler) Türkiye’sinde evli ve ailesiyle yaşayan (ve inadından kaçamak yapmayacak) bir kadına aşık olmanın en mümkün şeklini sürdürüyor. Daha sonra müzeye çevirdiği şahsi fetiş koleksiyonu da bunun esaslı bir parçası.

Füsunun tıpkı oynamak istediği filmlerdeki gibi ölmesi de hikayeyi tamamlıyor. Orhan Pamuk'un da dediği gibi, sonu mutlu olan bir aşk hikayesi birkaç cümle ile özetlenebilir.

Kemal ve Füsunun hikayesinin uzun uzun anlatılmış olmasını, böyle gerekmesini sevdim. Orhan, sana puanım dohuz kankam.

19 Haziran 2012 Salı

Kullanma Klavuzu


90'ların ortasında modem aldıktan (daha doğrusu o tarihlerde babam bana modem aldıktan) seneler sonra internete girip dedemin akranlarından sonra tweet atmaya başladım. Hazır blog olayı oturmuş, insanlar sıkılıp olay sıradanlaşmaya başlamışken bir blog edinmenin tam zamanıdır kararındayım.

Ayrıca normalde yapacağını anlatmaktansa yapacağını yapmak tavrını desteklerim. Böyle açıklamalar bu tavırla tutarsız. Bununla beraber burası esasen kendim için de tuttuğum bir arşiv.

Buradaki "de" bağlacı önemli bakın. Zira sadece kendim için yazacak olsam kilitli günlüklerden alıp, yastığıma ağladıktan sonra inci gibi yazımla notlar almam daha uygun olurdu. Fakat yazım bok gibi. Bir de her internet yazarı gibi ben de okunmak istiyorum.

Bununla beraber, bir internet fenomeni haline gelip kitleleri peşimden sürükleme ihtimalim - dürüst olalım - ihmal edilebilecek kadar düşük. Buna zaman, enerji, şans, yetenek ve Zeitgest gibi olur olmaz bir sürü engel var.

Muhtemelen arkadaşlarımın bazıları tarafından okunacak, bu arkadaşlarımın bir kaç meraklı arkadaşı ve ilaveten üç beş tanımadığım insan tarafından da göz gezdirileceğim. Bunun avantajı bir ölçüde samimiyete izin vermesi.

İnsanın kendisine bile tamamen samimi olamayacağı malum. "Abi çalışsam kesin yaparım" veya "yok canım çoktan unuttum onu ben" gibi monologlarımızı hatırlayalım. Hal böyleyken biraz filtrelenmiş hallerime maruz kalacaksınız.

Günlük hayatımda filtrelenmiş halimi özellikle talep eden insanlar olduğu düşünülürse bu çok da kötü bir şey olmasa gerek.

Sonuç olarak burada, o sırada okuduğum kitap, izlediğim film, oynadığım oyun, yaptığım iş veya beğendiğim kadınların poposu gibi konular olacak. Böyle havadan sudan blogların orijinalliği veya başarısı tartışılabilir tabi. Bunu şimdi tartışmamayı tercih ederim, yorgunum biraz.